İman, sadece kabul edilen bir düşünce değil; insanın varoluşunu, bakış açısını ve hayatın anlamına dair yorumunu kökten değiştiren bir hakikattir.

Çimlenen bir tohumda filizlerin yerçekimine ters yönde hareket ederek güneş ışığına doğru büyümesi, köklerin ise yerçekimine uygun hareket ederek toprağın içlerine doğru ilerlemesi, yani bir bitkinin iki ayrı organının birbirine tamamen zıt yönlere doğru büyümeleri oldukça düşündürücü bir olaydır. Nasıl olup da hem kökler hem de filiz hangi yöne gideceklerini bilir? Bu arada dallarının kalınlaşıp, su ve mineralleri yerçekimine rağmen yukarı taşıyacak bir sisteme sahip olması, hayranlık vericidir.

Bitkinin kuru dallarından taze yeşil yapraklar çıkmasında, yaprakların arasından muhteşem renklerde ve eşsiz kokularda çiçeklerin oluşmasında ve sonrasında insan için özel yaratılmış meyvelerin büyümesinde heyecan verici bir olağanüstülük vardır. Allah, eşsiz yaratma sanatıyla, bütün bu mucizeler için ise tahta parçası görünümündeki küçücük bir tohumu sebep kılar.

Yaratılmış bu eşsiz güzelliklerin farkına varabilmek için, bunları takdir edebilecek bir anlayışa sahip olmak gerekir. Bunu gerçek manasıyla anlayabilecek olan insanlar da sadece iman edenlerdir. Çünkü iman edenler, gördükleri her detayın Allah’ın eşsiz, benzersiz ve örneksiz yaratma sanatı olduğunun bilincindedirler. …

Çoğu insan, bir anlam arayışı içinde yaşar. Gökyüzünün neden bu kadar derin olduğunu, gecenin neden suskunlaştığını, kalbin neden bazen hiç sebepsiz yere sıkıştığını merak eder. Bu merak çoğu kez bilimin, aklın ve tecrübenin açıklayamadığı eşiklere doğru ilerler. İşte tam bu eşiğin kıyısında, insanın ruhu bir sığınağa ihtiyaç duyar: iman.

İman, sadece bir kabul değil; insanın iç dünyasında yanan bir kandildir. Kimi zaman sönük bir ışık gibi görünür, kimi zaman bir ateş topu gibi göğsü aydınlatır. Ama her hâlükârda, insanın varoluşu ile arasındaki en güçlü köprülerden biridir.

Modern hayatın kalabalığında insanlar, görünmez bir boşlukla sık sık yüz yüze gelir. Bu boşluk bazen “Hayatın amacı ne?” sorusuyla, bazen de bir hastane koridorundaki sessiz bekleyişle ortaya çıkar. İman, bu boşluğu dolduran bir anlam örgüsüdür.

İman, sadece kabul edilen bir düşünce değil; insanın varoluşunu, bakış açısını ve hayatın anlamına dair yorumunu kökten değiştiren bir hakikattir. Yaratılışta sergilenen mucizeler; bir yaprağın damarlarında akan hayat, gökyüzünün kusursuz dengesi, insan ruhunun anlam arayışı mesela, imana açılan kapılardır. Bunlar, tesadüflerin değil, ilahi bir kudretin izlerini taşır. Bu izler üzerinde derin tefekkür eden insan, görünenin arkasındaki hakikati fark etmeye başlar.

İman, insana “tesadüf” kavramının ötesinde bir düzen, bir hikmet olduğunu fısıldar. Bu fısıltı, zor zamanlarda kalbe sabrı raptedip ruhu toparlayan, iyi zamanlarda ise şükrü diri tutan bir iç yankıya dönüşür.



İman etmenin asıl önemi, insanı boşlukta savrulan bir varlık olmaktan çıkarıp, anlamlı bir yolculuğun yolcusu hâline getirmesidir. Kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini bilen bir kalp, korkudan ve anlamsızlıktan özgürleşir. Çünkü iman, yalnız olmadığını, her şeyin hikmetle yaratıldığını ve hayatın sahipsiz olmadığını öğretir.

Ayrıca iman, insanın iç dünyasında derin bir denge kurar. Acı ve imtihan karşısında bir sığınak, sevinç ve nimet karşısında bir şükür kapısıdır. Kendi sınırlarını bilen ama aynı zamanda ebedî bir kudretle bağlantısını fark eden insan, daha mütevazı, daha merhametli ve daha sorumlu bir hale gelir.

Kısacası, iman sadece ahiret hayatını kazandıran bir anahtar değil; bu dünyayı da anlamlı, sabırlı ve umut dolu yaşamayı sağlayan bir ışıktır. Yaratılış mucizelerini okumayı öğrenen bir insan için iman, aklın, kalbin ve ruhun birlikte attığı en hakiki adımdır.


Elif E. Bayraktar
Zafer Dergisi, Ocak