​Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2. maddesi der ki: "Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir."

​Ancak bugün sokaktaki vatandaşın nabzına baktığımızda, "sosyal devlet" ve "adalet" kavramlarının kağıt üzerinde birer temenniden ibaret kaldığına dair sarsıcı bir inançsızlık görüyoruz. Bir yanda açlık sınırının altında yaşam mücadelesi veren emekli ve asgari ücretli, diğer yanda 500 bin TL’yi bulan huzur hakları ve çift maaşlı bürokratlar... Bu uçurum, sadece bir ekonomik sorun değil, bir temsiliyet krizidir.

​Vergi Adaleti ve "Peşkeş" Kaygısı

​Vatandaş, marketteki ekmeğin vergisini kuruşu kuruşuna öderken; devasa şirketlerin milyarlık vergi borçlarının bir gecede silinmesi, anayasanın 73. maddesindeki "Herkes, kamu giderlerini karşılamak üzere, malî gücüne göre, vergi ödemekle yükümlüdür" ilkesiyle ne kadar bağdaşmaktadır? Kendi halkı kira yükü altında ezilirken, başka coğrafyalara yapılan karşılıksız hibeler, "önce can sonra canan" diyen Anadolu insanının vicdanında derin yaralar açmaktadır.

​Meclis: Milletin Çaresi mi, İmtiyazın Merkezi mi?

​Milletvekilliği bir meslek değil, bir kamu hizmetidir. Ancak gelinen noktada vekil ile asil (millet) arasındaki yaşam standartları farkı, bir sınıfsal ayrışmaya dönüşmüştür.

​Maaş Uçurumu: Bir tarafta 20 bin TL emekli maaşıyla ay sonunu getiremeyenler, diğer tarafta halkın katbekat fazlasını alan ve sosyal haklarla donatılmış kadrolar.

​Liyakat ve Kayırmacılık: KPSS ile yıllarca ter döken gençler açıkta beklerken, belediyelerden bakanlıklara kadar uzanan "akraba atamaları" ve liyakatsiz kadrolaşma, toplumun devlete olan güvenini kökünden sarsmaktadır.

​Kayıp Çocuklar ve Cevapsız Sorular

​Deprem sonrası ortaya atılan "kayıp çocuklar" iddiaları ve Epstein skandalı gibi küresel çapta ses getiren karanlık ağların Türkiye uzantıları hakkındaki endişeler, halkın en hassas noktasıdır. TBMM çatısı altında bu çocukların akıbetini araştırma önergelerine "hayır" oyu verilmesi, bürokrasinin millete karşı olan sorumluluğunu sorgulatmaktadır. Devletin asli görevi, en zayıf ferdini, yani çocuğunu korumaktır. Eğer bu koruma kalkanı deliniyorsa, hukuk nerede başlamakta, siyaset nerede bitmektedir?

​Anayasal Hatırlatma: Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir!

​Anayasamızın 12. maddesi her bireyin temel hak ve hürriyetlere sahip olduğunu, 10. maddesi ise kanun önünde eşitliği vurgular. Eğer;
​Sağlıkta parası olanın sıra beklemediği,
​Eğitimde fırsat eşitliğinin yok olduğu,
​Yargıda kişiye göre kararların çıktığı bir tablo hakimse;
​Burada milletin kendi anayasal haklarını hatırlatması ve "Ben bu vatanın asıl sahibiyim" demesi bir tercih değil, vatandaşlık görevidir.

​Sonuç olarak; Bir hükümetin inandırıcılığı, sarf ettiği süslü cümlelerle değil, en alt tabakadaki vatandaşın tenceresindeki kaynama derecesiyle ölçülür. Adalet, sadece mahkeme duvarlarında yazan bir yazı değil, bir işçinin hakkını alması, bir yetimin korunması ve bir gencin geleceğe güvenle bakabilmesidir. Millet sefilken zevk sürenlerin olduğu bir düzende, toplumsal barıştan söz etmek mümkün değildir.